|
ANTAKYA ÖZELİNDE YEREL YÖNETİMLER VE KÜLTÜR-SANAT

Musa Artar
Batılı ülkelerde belediyeye komün de deniyor. Komün sözcüğünü aşağı yukarı bizdeki kamu sözcüğüyle karşılayabiliriz. Bu kavramlar, belediyeciliğin kamusal bir etkinlik olduğu gerçeğini ortaya çıkarıyor. Ancak yine de kamu yararına yapılan her belediyeciliği kamu belediyeciliği olarak tanımlamak pek de doğru gelmiyor bana. Tanımın bir yanı eksik kalıyor. Aslolanın, belediyeciliği kamuyla birlikte örgütlemektir.
Uygulamada bu örgütlülük dernek, sendika, meslek odası vb. demokratik toplum örgütleri aracılığıyla gerçekleşir. Üniversitelerle işbirliği yapılır. Hatta okullardaki öğrenci kulüplerine varıncaya dek, ortak projeler yürütülmesi düşünülebilir.
Belediyeler: Yol, kaldırım, park yapmak, bu alanları onarmak, düzenlemek ve temizlemek, insanların su, kanalizasyon ve çöple ilgili gereksinimlerini karşılamak, kent içi trafiğini rahatlatmak, çarşı-pazarı denetlemek vb. yaşamsal etkinlikleri üstlenmekle yükümlüdür. Ancak yükümlülükleri bunlarla sınırlı değildir. Çünkü kent insanının en az bunlar kadar yaşamsal olan başka gereksinimleri de vardır. Bu gereksinimleri temel olarak kültür-sanat, çevre ve spor olarak belirleyebiliriz. Yazımızın konusu da tam olarak budur: Yerel Yönetimlerin Kültür-Sanat ve Çevre Politikaları.
İşlevsel olabilmesi için konuyu Antakya özelinde açımlamak gerektiğini düşünüyorum.
Aalen-Antakya Kültür Derneği ile Türkiye Yazarlar Sendikası’nın ortaklaşa düzenlediği geleneksel Cumartesi Buluşmaları’nın 11 Şubat 2012 tarihindeki konuğu Antakya Belediye Başkanı sayın Doç. Dr. Lütfü Savaş oldu. Antakya için yaptığı hizmetleri slâyt gösterisi eşliğinde anlatan Savaş, sunumunun ardından, ağırlıklı olarak edebiyatçı ve çevre gönüllülerinden oluşan konukların sorularını yanıtladı. Savaş, özetle şunları söyledi:
-Antakya’nın kronikleşmiş kanalizasyon sorununu çözdük.
-Antakya’nın, önümüzdeki otuz-kırk yıllık su gereksinimini karşılayacak çözümler ürettik.
-Antakya’yı doğal gaza kavuşturduk.
-Asi Irmağı’nın ıslahı ve çevre düzenlemesi konusunda çok ciddi gelişmeler sağladık.
-Trafiği rahatlatmak için yol ve kavşakları genişlettik. Kapalı oto parklar yaptık.
-Yeni yeşil alanlar oluşturduk. Yürüyüş ve bisiklet yolları yaptık.
-Habib-i Neccar Dağı’ndaki koruluğu kent ormanı olarak düzenledik. Seyir terasları ve piknik alanları yaptık. Antakya Kalesi’ne teleferik bağlantısı kurma çalışmalarını başlattık.
-Türkiye’nin Avrupa standartlarına uygun ilk katı atık işleme tesislerini hizmete sunduk.
-Kentimizin tanıtımı için ulusal ve uluslararası toplantılar düzenledik. Bizim dışımızda düzenlenen organizasyonlarda kentimizi en iyi biçimde temsil ettik. Unesco’nun “Gastronomi Kenti” adayları arasına girdik.
-Eski Antakya evlerini yenileme çalışmalarına büyük bir hız verdik.
-Geleneksel aba güreşini uluslararası bir kimliğe kavuşturduk.
-Kadın basketbol takımımızın birinci lige çıkabilmesi için her türlü desteği verdik.
***
Sayın Savaş ana çizgileriyle bunlardan söz etti.
Peki, bunlar doğru mu? Evet, kesinlikle doğru. Eksiği var, fazlası yok.
-Yapılan kanalizasyon çalışmalarının sonucunu hep birlikte gördük. Her yıl yüzlerce ev ve işyeri, sel suları altında kalırdı. Bu yıl, yakın tarihin en yağışlı kışını yaşadık. Buna bir de kar eklendi. Bütün bunlara karşın çok ciddi bir sorun yaşanmadı.
-Yollar ve kavşaklar genişletildi. Yapılan- yapılmakta olan köprülerle yaya ve taşıt trafiği rahatlatılmaya çalışılıyor.
-Eksikleri olsa bile Asi Irmağı’nın her iki yakasındaki düzenlemelerin yanlış olduğunu kim söyleyebilir?
-Yeşil alan konusunda DSİ parkı önemli bir katkı oldu. Stadyumun da bu alana eklenmesiyle Antakya –mezarlık dışında- en geniş yeşil alanına kavuşmuş olacak.
-Habib-i Neccar Dağı’ndaki seyir terasları ve piknik alanları önemli bir eksikliği giderdi.
-Yenilenen eski Antakya evlerinin günden güne çoğaldığını görüyoruz.
***
Kimi ilk olması, kimi de işin oylumu açısından geçmişle karşılaştırıldığında çok ciddi çalışmalarla karşı karşıyayız. Karamsar bakış açısıyla her yerin delik deşik olduğunu söylemek olası. Ancak nesnel değerlendirme, Antakya’nın koca bir şantiyeye dönüştüğü gerçeğidir.
Bu verilere göre Sayın Lütfü Savaş’ı başarılı sayabilir miyiz? Eleştiri hakkımı saklı tutarak ben genel anlamda başarılı bulduğumu belirtmek isterim. Bu değerlendirmeyi onun dünya görüşünden ve seçildiği partiden bağımsız olarak yapıyorum. Çünkü burada siyaset değil, hizmet konuşuyoruz. Sapla samanı karıştırmamalı, yiğidin hakkını yememeliyiz. Keşke dünya görüşünü benimsediğim insanlar yapsaydı bu çalışmayı; ben de göğsümü gere gere, gururla anlatsaydım yaptıklarını.
Ancak bütün bu çalışmalar, olumsuz eleştirileri hak etmiyor, anlamına gelmez. Ölçüt, yöntem ve üslup konusunda çağdaş standartların yakalandığını söylemek çok güç. Çünkü uygarlık ayrıntılardadır. Yapılan hizmetleri bir de bu açıdan değerlendirelim. Bu değerlendirmeler, önerileri de içinde barındırmaktadır:
-Yol açma-genişletme ve çevre düzenlemeleri sırasında onlarca ağaca kıyıldı. Yine aynı çalışmalar sırasında tarihî Zuğaybe Çeşmesi yıkıldı. Bu bakış açısına Antakya olarak daha önce de birçok kurban vermiştik: Roma Köprüsü, Kapıcı Kümbeti, Öksürük Deliği, Su Dolapları (naura), Bakırcılar Çarşısı, Demirciler Çarşısı, Asmalı Kahve…
Oysa çağdaş bakış, yol ile doğal-kültürel varlık ikileminde ikinciden yana bir duruşu ya da en azından dengeli bir yaklaşımı gerektirir. Her zaman vurgu yaptığımız Avrupa standartlarını bu konularda nedense pek ciddiye almıyoruz.
- Altyapı çalışmalarının pahalı, zahmetli ve zaman alıcı olduğunu kabul etmekle birlikte, halkın toz, çamur ve gürültüden yana en az zarar görecekleri çözümlerin, bu çalışmalarla aynı anda devreye sokulması da bir Avrupa standardıdır. Çalışmalar konusunda kamuoyunu bilgilendirmek ise önkoşuldur.
-Fosil yakıt da olsa, dışa bağımlı bir enerji de olsa, Antakya’nın doğal gaza kavuşmasını önemsemek durumundayız. Ancak ağırlıklı doğal gaz kullanımının beş altı yılı bulacağını öngörürsek, bu süre içinde, kalitesiz kömürden kaynaklanan ve halk sağlığına zarar veren hava kirliliğine mutlaka önlem alınması gerektiğini de göz ardı edemeyiz.
-Yolların ve kavşakların genişletilmesi iyi, hoş da; bu durum, kimi yerlerde yayalara ayrılan alanların daraltılması anlamına geliyor. Yeterince dar olmadığı düşünülen kaldırımlar ise insanı hiçe sayarcasına reklam panolarıyla daraltılıyor. İnsanın reklamdan önce geldiğini düşünen bir anlayış, buna asla izin vermemelidir (Müzenin ve hemen karşısındaki Ziraat Bankası’nın yanındaki kaldırımlara bir de bu açıdan bakmanızı öneriyorum). Her yaya sürücü değil, ama unutulmamalıdır ki her sürücü aynı zamanda bir yayadır da.
-Gelişmişliğin bir ölçütü yolların, kaldırımların, meydanların ve yeşil alanların genişliği ise bir diğer ölçütü de o toplumun kültür-sanat insanlarına verdiği değerdir. Fransa deyince benim aklıma Victor Hugo, Emil Zola, Balzac geliyor. Rusya deyince Dostoyevski, Tolstoy, Gorki... İngiltere deyince William Shakespeare, Charles Dickens... Almanya deyince Goethe, Beethoven, İspanya deyince Cervantes, Picasso ve Dali, Hollanda deyince Van Gogh. İtalya deyince Leonardo da Vinci, Miguel Angel, Dante... Amerika deyince John Steinbeck, Jack London, Mark Twain... Hindistan deyince Tagore geliyor aklıma, Japonya deyince Akira Kurosawa... Örnekleri sayfalarca çoğaltabiliriz. Diyesim: Bu insanlar, sanatsal anlatım yöntemleriyle hem kendi kültürlerine çok önemli katkılar sağlamışlar, hem de ülkelerini ve insanlarını en iyi biçimde dünyaya tanıtmışlardır. Bu insanların adları, ülkelerinin en geniş caddelerini süslüyor; parklarını, meydanlarını ölümsüzlüyor…
Ülkemize gelince: sevgi Yunus Emre’den sorulur, hoşgörü Mevlana’dan, inançta direnç Pir Sultan’dan... Aşk Karacaoğlan’nın işidir, yiğitlik Köroğlu’nun... Nazım’sız Türk şiiri çok yoksullaşır, Yaşar Kemal’siz, Yılmaz Güney’siz bir Çukurova çoraklaşır aniden. Halikarnas Balıkçısı nasıl avucunun içi gibi biliyorsa Ege kıyılarını, Sait Faik de öyle biliyor Adalar’ı... İstanbul’u Orhan Pamuk’la gezmek vardı, Ahmed Arif’le de Diyarbakır’ı...
Antakya’ya gelince: Şiirlerinde, öykülerinde, romanlarında, resimlerinde, fotoğraflarında, filmlerinde kim anlatmış Antakya’yı? Asi’mizi, Habib-i Neccar’ımızı, çarşımızı, insanımızı, yağmurumuzu, sıcağımızı, pamuğumuzu, künefemizi, söylencelerimizi kim anlatmış? Bu insanlar, caddelere adını veren insanlardan daha mı az katkı sağlamışlar Antakya’ya? Yoksa “Kör ölür, badem gözlü olur / Kel ölür, sırma saçlı olur” atasözünün bir gereği olarak, ölmelerini mi bekliyoruz? (Hoş, ölenlerin de değerini bilmiyoruz ya...)
Bu insanlar, adları caddelere, sokaklara, parklara, alanlara verilsin diye üretmediler hiçbir zaman. Bunu düşünmek sanatçının işi değildir. Ama bu, bizim kadir-kıymet bilmemize engel midir? Bu kent, sunduklarıyla sanatçılarımıza bir değer kattı; biz de bu sanatçılarımızın adlarıyla artı bir değer katmalıyız kentimize.
Antakya Uluslararası Edebiyat Günleri çerçevesinde kentimize gelen şair-yazar dostum Şaban Akbaba şöyle bir öneride bulunmuştu: Asi yatağının iki yanındaki beton bloklara şairlerinizin şiirlerinden dizeler yazılsa ne iyi olurdu... Bu önerisini panellerde, dergilerde, radyo programlarında yineledi durdu. Duyan olmadı. Gerçekten harika olurdu. Şu dizeler ne güzel yakışırdı Asi’ye:
“Bizim sıcağımız şiir sıcağı canım / Yunus Emre sıcağı / Pişirir Kerem’i yakmaz / Toprağımız halk toprağı / Kimseyi sevdasız bırakmaz-Ali Yüce” Ya da
“Almış başını gidiyor bulut / Ardında mavileri bırakarak- Süleyman Okay”
“Şu sokakları vary a Antakya’nın / Üst üste yamru-yumru / Seni beklemediğim günler / Ha varlığı / Ha yokluğu- Sabahattin Yalkın”
Ayla Kutlu’nun, bir yapıtına ad olan şu çağrısı da yerini almalı Asi’de: “Sen de gitme Triyandafilis” Mozaikten düşen nadide bir taşın çığlığı hep duyulsun diye...
***
Söz konusu toplantıda düşüncelerimi özetle dillendirdiğimde Sayın Lütfü Savaş, bu görüşleri önemsediğini ve konuyla ilgili önerileri değerlendireceklerini belirtti. Sevindirici bir gelişme…
Özetle: Altyapı hizmetleri konusunda Lütfü Savaş Antakya’nın “maküs talih”ini yenecek gibi görünüyor. Bu, Antakya için bir şanstır. Ama asıl şans, sanatsal bakış açısını tüm belediye hizmetlerine egemen kılmış bir Lütfü Savaş olacaktır. Çünkü UYGARLIK AYRINTILARDADIR.

DURAN YAŞAR
ÇEK YAZAN EL Mİ? ÇOK YAZAN EL Mİ?
“ Çek yazan elin öpüldüğü, çok yazan elin kırıldığı” bir ülkede yaşıyoruz.
Daha çok 1980’de “Kendi okulunu kendin yap!” sloganıyla başlatılan kampanyada, dört kuru duvar yaptıranların adları yaptırdıkları okullara verildi. Açılışlarını Bakanlar, Başbakanlar, Cumhurbaşkanları yaptılar.
Kentin cadde ve sokakları sayılarla, adlandırılırken, kent kültürüne azımsanmayacak ölçüde katkıları olan sanatçı, düşünce ve fikir adamlarının adları görmezlikten gelindi ve gelinmekte. Şimdiye kadar kaç caddenin, kaç sokağın, kaç okulun, kaç hastanenin adı Yunus Emre, Mevlana, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Köroğlu, Reşat Nuri, Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, Dede Korkut, Nasrettin Hoca, Keloğlan, hatta Deli Dumrul adlarıyla adlandırılmıştır? İnsan kendi kültürüne ve kültür adamlarına bu kadar mı yabancılaşır diyesi geliyor.
Kovuşturmaya uğramayan, işkencelerden geçirilmeyen, doğduğuna pişman edilmeyen yazar ve şairimiz yok sayılır. Sabahattin Ali öldürülmüş, Nazım Hikmet öldürülmek istenmiştir. Böylesi bir ortamda kültür nasıl yeşerir, hep şaşarım.
Vergiden muaf olmak için dört duvar bir okul yaptıranlar, görkemli açılış törenlerinde devletin üst düzey devlet adamlarıyla kasım kasım kasılarak yan yana otururken, bu ülkenin şair ve yazarları hapislerde çürütüldüler.
Antakya’mızın azımsanmayacak sayıda kültür sanat insanı vardır. Bunlar Hatay’ın Aydınlık Yüzleri’dir. Bilindiği kadarıyla bunlardan Öykücü Bekir Sıtkı Kunt’un adı bir sokağa (tabelada cadde yazıyor), Düşünür Cemil Meriç’in adı da Şehir Kütüphanesi’ne verilmiş. Ne güzel!
Antakya’nın tarihini, mitolojisini, efsanelerini, demografisini yazı ve şiirlerinde, tuvallerinde, oya gibi, kuyumcu titizliğiyle işleyen yazarları, şairleri, ressamları vardır. Akla ilk gelenler:
1-Şair Ali Yüce 2-Şair Sabahattin Yalkın 3- Şair ve Yazar Süleyman Okay 4- Şair Niyazi Börklü 5-Şair Arif Coşkun 6-Şair Mehmet Güneş 7-Şair ve Gazeteci Kemal Karaömeroğlu 8-Şair Mahmut Kuru 9-Yazar Ayla Kutlu 10- Folklorist Dr. Edip Kızıldağlı 11- Şair Mehmet Turan Yarar 12-Şair Rıza Polat Akkoyunlu 13-Araştırmacı Yazar Mehmet Tekin
Ali Yüce’nin, “Antakya sokakları dar / Antakya sokakları bir kişilik / Sen giderken ben gelemem /Bir gönlümü bahar almış / Bir gönlümü yaz / Antakya sokakları bir kişilik /Öte git biraz” dizeleriyle; Sabahattin Yalkın’ın, “Bir gün buluşursak /Yuvarlak taşlı dar sokaklarını konuşalım Antakya’nın / Hasırcı kızların duvarlara dayadıkları hasırları / Renk renk cümemlerini köylü kadınların / Simetrisi milim şaşmayan çizgisi milim cümemleri / Fakir fukaranın duvar süsü yer sofrası olan” dizelerinde Antakya sokakları ressam fırçasından çıkmışcasına betimlenir.
Mahmut Kuru, sevgilisini över gibi, “Hatay’da bahar” diyor. “Hatay’da bahar / Sıcak bir ekmek kadar tatlı / Sıcak bir emek kadar// Renk var / Ses var / Şekil, ışık var / Hatay’da güzellik / Hatay’da bahar / Tarif edemediğim kadar”
Ayla Kutlu, hiçbir kitabı olmasa bile tek başına, konusu Antakya’da geçen “Sen de Gitme Triyandafilis”adlı yapıtı, adını yaşatmaya yeter de artar bile.
Bu sanatçılar, beklentileri olmadan yazıp çizdiler. Hatay’ı yazılarına, şiirlerine, tuvallerine, ulusala, evrensele taşıdılar.
Kentimizin bu kültür / sanat insanlarının adlarını kentin cadde ve sokaklarına vererek bir değerbilirlik örneği sergilenemez mi?
Ne dersiniz?

İrfan O. Hatipoğlu
Kentlerde Kültürün Sorumlusu Belediyelerdir
Resmi verilere göre nüfusumuzun üçte ikisi kentlerde yaşamaktadır. Resmi olmayan ve objektif baktığınız zaman bu verinin doğru olmadığını görüyoruz. Çünkü köylerden kentlere doğru yaşanmakta olan hızlı göç, sonuçta kentleri köy durumuna getirmiştir. Bu gerçek, yalnız Antakya ile sınırlı değildir. Ülkemizdeki tüm şehirler köylüleşmiştir.
Kentlerin kültürel yaşamını köylerden gelen insanlar belirlemektedir. Örneğin Antakya’da Habib-i Neccar Dağına yaslanan mahallelere gelenler, geldikleri ilçe/köylerin yaşam biçimini taşımışlardır. Köylülük ruhu ile birlikte yaşamaktadırlar. Oysa kent kültürü bir üst kültürdür. Aynı zamanda kentli olmanın hakları/sorumlulukları vardır. Kentlere yeni gelen insanların kültürel altyapıları kent kültürüne dönüşüm sağlayacak birikime sahip değillerdir. Bu görev kentten sorumlu yerel yönetimlere yani belediyelere düşmektedir.
Cumhuriyetin kurucuları 1930 yılında çıkardıkları 1580 Sayılı Belediyeler Yasasında kentlerin sosyal/kültürel yaşamlarının düzenlenmesini belediyelere vermişlerdi. Şu andaki yürürlülükte olan Belediye Yasası bu görevi genişleterek sürdürmektedir. Fakat belediye başkanları kültürle ilgili görevlerini ikincil iş olarak görmüşler, başka bir değişle yük olarak algılamışlardır. Bunda başkanların eğitimsiz, sıradan, bencil ve rantçıların kontrolü altında olmaları önemli etkendi.
Son yıllarda, başta büyük şehirler olmak üzere değişim başladı. Başta rantçılar olmak üzere kentlerimizi yaşanır kılmak için ortak kültür üretmenin gerektiğini öğrendik. Büyük köy durumuna gelmiş kentlerde rant yeterince artmıyordu!
Kentlerde kültürsüzlüğü aşmanın en ilkel yolu olan festivallerle başlandı. Popüler şarkıcılar milyarlarca lira alarak şarkılarını söyleyip gidiyorlar. Doğru yönlendirmeyle harcanan para ile kültürel yaşam zenginleştirilebilir. Antakya Belediyesi bunu yapıyor. Bir Şehir Tiyatrosu ve Tiyatro Festivali var. Müzik Koroları, Ramazan Eğlenceleri düzenleniyor. Kentle ilgili kitaplar yayımlanıyor. Değişik derneklerin düzenledikleri sanat etkinlikleri/şiir dinletileri destekleniyor. Özellikle son üç yılda kültürel etkinlikler arttı.
Belediye Başkanını kutluyorum.
|
0 Yorum